Bu yazımızı başlamadan önce değerli okuyucalırımızdan bir ricam olacak: Eğer bir önceki yazımızı okumadıysanız, konu bütünlüğünün bozulmaması açısından, bu yazımızdan önce bir önceki yazımızı okuyunuz. Şimdi Kıbrıs'la ilgili ikinci yazımıza geçebiliriz.
1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla İngiltere, Kıbrıs’ı ilhak etti yani resmen kendi topraklarına kattığını duyurdu. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti yenildi ve galip devletler tarafından parçalandı. Ne var ki Birinci Dünya Savaşı’nın uzatma bölümü sayabileceğimiz Kurtuluş Savaşı kazanılınca Lozan Anlaşması imzalandı. Aralarında İslamcı Yazar Kadir Mısıroğlu’nun da bulunduğu belli kalemler Kıbrıs’ın Lozan’da kaybedildiğini, İsmet Paşa tarafından İngiltere’ye verildiğini iddia etmektedirler. Halbuki Kıbrıs’ın “fiilen” İngiltere tarafından işgali 1878’de, ilhakı ise 1914’te gerçekleşmiştir. Kurtuluş Savaşı’nı binbir zorlukla kazanan Türkiye’nin zaten “fiilen” elinde olmayan Kıbrıs’ı geri alabilecek gücü yoktur. Lozan’da yapılan işlem ise sadece bu ilhakın Türkiye tarafından da “resmen” tanınmasıdır. Ne var ki tam bu noktada, Kıbrıs’ı İngilizlere terk ettiği iddia edilen İsmet Paşa İngiltere’den çok önemli bir taviz kopartır. Lozan Anlaşması’nın 24.Maddesi şu şeklide yazılır: “Türkiye, İngiltere’nin Kıbrıs üzerindeki haklarını kabul eder. Ancak İngiltere adadan çekilirse hak Türkiye’nindir.” İşte bu ikinci cümle sayesindedir ki Türkiye bugün Kıbrıs üzerinde hak iddia edebilmektedir, bu madde sayesindedir ki 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’na kadar geçecek sürecin tohumu atılmıştır.
1923 – 1950 dönemi Kıbrıs’ta nispeten sakin geçer. 1939 – 1945 arasında cereyan eden İkinci Dünya savaşı sırasında Kıbrıs bir İngiliz Kolonisidir. İngiltere, imparatorluk ordusunda savaşmak üzere “Kıbrıs Alayı” ismiyle 30 Bin kişilik özel bir birlik kurar. Bu birliğin 20 Bin kişilik kısmı Kıbrıs Rumlarından, 10 Bin Kişilik kısmı ise Kıbrıs Türklerinden oluşmuştur. Bu alay başta Girit adası olmak üzere önemli cephelerde İngiliz saflarında Almanlara karşı savaşır. Bu savaş sırasında aralarında bugünkü KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun babasının da bulunduğu pek çok Kıbrıs Türkü şehit olur. Savaştan sonra adadaki Rumların adayı Yunanistan’a bağlama planları gereği Rumlar terör olaylarına başladılar. Terör olaylarının başında Rumlar, hedef olarak Türkleri değil İngilizleri gösteriyorlardı. Türkler ise İngiliz yönetimine karşı herhangi bir başkaldırma hareketi içine girmediler.
1950’li yıllar Türkiye’de Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu yıllardı. Aynı zamanda Türk Kamuoyu’nun gündemini de Kıbrıs Meselesi meşgul ediyordu. Her ne kadar Demokrat Parti’nin dört kurucusundan biri olan 1951 yılındaki Dışişleri Bakanımız Prof.Dr.Fuat Köprülü “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur” dese de sorun halk katında da hükümet katında da hissediliyordu. Sedat Simavi’nin kurcusu olduğu Hürriyet Gazetesi, Kıbrıs meselesinin gündemde kalması için yoğun çaba sarf etmekteydi. 1950’lerin ortalarından itibaren Kıbrıs’ta İngiliz yönetimi ile birlikte İngiliz yönetimine karşı koymayan Türkler de hedef haline geldi. Türkiye’de “Kıbrıs Türktür” cemiyeti kuruldu. 1955 yılında Kıbrıs’lı Rumların kurduğu EOKA Örgütü Türklere saldırmaya başlayınca 1 Ağustos 1958 günü adada yaşayan Türkler, Ankara’nın talimatıyla TMT’yi (Türk Mukavemet Teşkilatı’nı) kurdular. Bu teşkilatın üyelerine “mücahit” denmekteydi. Adadaki mücahit gücü “sancaktarlıklar” çatısı altında örgütlendi. Her direniş bölgesi sancaktarlıklara ayrıldı. Sancaktarın yönettiği bu bölgeler Lefkoşe’deki “Bayraktar”a bağlıydı. Bayraktarı da Türkiye atıyordu. 1958 yılında Rumların saldırıları sonucu adada 8 Türk şehit edilir. İnsanlar Türkiye’de meydanları doldurarak “bizimkiler uyuyor mu?” diye slogan atarlar. Aslında kimse uyumamaktadır. [1][1]Rumların Kıbrıs’ı Yunanistan’a katmak için hazırladıkları AKRİTAS PLANI’na karşılık Türk Devleti İSTİRDAT PLANI’nı hazırlar.[2][2] Rumların EOKA TEŞKİLATI’na karşı TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI kurulur.
İngiliz yönetimi Kıbrıs’ı elde tutmanın maliyetinin getirisinden fazla olduğunu anlayınca adadan “onurlu bir şekilde ayrılma” kararı aldı. Kıbrıslı Rumlar Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını içeren AKRİTAS Planı’nı uygulamaya koyunca Türkiye, Lozan Anlaşması’nın 24.Maddesini öne sürerek müdahale etti. Bunun üzerine İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında üçlü görüşmeler başladı. Sonuç olarak 1959 yılında imzalanan Londra – Zürih Analaşmaları’yla uzlaşmaya varıldı. İngiltere, Doğu Akdeniz’de kontrol sağlamasına yarayacak iki üs alıp adayı terk etmeyi kabul etti. Bu üsler ada yüzölçümünün % 5’ine dek gelmekteydi. Bugünkü Akrotori ve Dikelya İngiliz üsleri bu anlaşmayla açılan üslerdir. Kalan % 95’lik kısımda ise “Kıbrıs Cumhuriyeti” adında yeni bir devletin kurulması konusunda anlaşmaya varıldı. Bir tür “Yeni İsviçre” olacak bu devletin özellikleri şunlardı:
1 – Kıbrıs Cumhuriyeti üç resmi dili olan bir devlet olacak: İngilizce, Rumca ve Türkçe.
2 – Yeni devlette başkanlık sistemi geçerli olacak. Başkan Rum, yardımcısı Türk olacak.
3 – 10 kişilik bir Bakanlar Kurulu olacak. Bakanların 7’si Rum, 3’ü Türk olacak.
4 – Adada güvenliği sağlamak için Türkiye ve Yunanistan birer alay asker bulunduracak.
5 – Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile oluşacak mevcut yapının (status quo’nun) bozulması halinde “garantör devlet” sıfatıyla İngiltere, Yunanistan ve Türkiye tek başlarına ya da beraber düzeni yeniden tesis etmek üzere askeri güç kullanabilecekler.
15 Ağustos 1960 günü Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilir. Artık o günün dünyasında resmi dili Türkçe olan bir başka devlet daha vardır. Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı’na Başpiskopos Makarios, Yardımcılığına da Türk Cemaatinin lideri Doktor Fazıl Küçük seçilir. Adada ilk üç yıl her şey yolunda gider. Ne var ki 1963 yılının sonuna gelindiğinde Makarios Türk Cemaatine “anayasanın sizlere tanıdığı haklar fazla, gelin yeniden tartışalım” deyince Türk Cemaati bu teklifi reddeder. Red cevabını alan Rum tarafı, Albay Grivas önderliğindeki EOKA örgütünü yeniden harekete geçirir. EOKA militanları Türk köylerine saldırır. Tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen Aralık 1963 olaylarında 21 Kıbrıs Türkü şehit edilir. Şehit edilenler arasında adadaki Türk Alayı’nda görevli Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve üç çocuğu da vardır. Rumlar Nihat İlhan’ın eşi ve çocuklarını saklandıkları evlerinin banyo küvetinde acımadan katlederler. O ev bugün KKTC’de “Barbarlık Müzesi” olarak açıktır. Türk jetleri ada üzerinde alçak uçuş yaparlar. Mücahitler Rumlara karşı koyarlar. Türkiye gizlice balıkçı tekneleriyle adaya silah ve cephane sokar. Mücahitlerin direnişi ve Türkiye’nin tavrını koyması ile Kıbrıs Türkü yok olmaktan kurtulur. Bu olaydan sonra Türk ve Rum Köyleri barikatlarla birbirlerinden ayrılır. Rumlar, Türkleri adadan göç ettirebilmek için ellerinden geleni yaparlar. Ambargo uygularlar, döverler, tecrit ederler hatta öldürürler.
Türkiye ve Yunanistan Haziran 1964’te Kıbrıs yüzünden savaşın eşiğine gelirler. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü, dönemin Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ı çağırır ve kendisine sorar: “Kıbrıs’a müdahale etme kararındayız. Ordunun buna gücü var mı?” Aldığı cevap olumsuzdur: “Hayır efendim.” Türk ordusunun durumu Kıbrıs’a müdahale etmeye o an için elverişli değildir. Bunun üzerine İsmet Paşa siyasi bir manevra yapmaya kara verir. Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’i çağırır ve kendisine şu talimatı verir: “ABD Büyükelçisi’ni makamına çağır ve kendisine Türk Ordusunun yarın (6 Haziran 1964 günü) Kıbrıs’a çıkartma yapacağını söyle.” Dışişleri Bakanı şaşırır ama başbakan ısrar edince talimatı yerine getirir. Bu haber karşısında şok olan ABD Büyükelçisi 1 saat süre ister. Elçiliğe gidip durumu Washington’a bildirir. Ardından dışişleri bakanlığına döner. Döndüğünde elinde meşhur “Johnson Mektubu” vardır. ABD Başkanı Johnson, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi sonucu çıkacak olası bir Türk – Yunan Savaşı’nın bahane ederek Türkiye’ye saldırması durumunda ABD’nin ve NATO’nun Türkiye’ye yardım etmeyeceğini, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesinde ABD silahlarının kullanılmasına izin vermeyeceklerini belirterek İsmet Paşa’yı Kıbrıs’a müdahale edilmemesi gerektiği konusunda hiç de diplomatik nezakete uymayacak bir biçimde uyarır (!). İsmet Paşa’da bu mektuba cevaben bir mektup yazarak “Böyle bir durumda yeni bir dünya kurulur, Türkiye de bu yeni dünyadaki yerini alır” diyerek aynı sertlikte cevap verir. Türkiye’de 68 kuşağı diye bilinen sağcı ve solcu gençlerin ABD aleyhtarlığının altında yatan temel neden ideoloi değil, Kıbrıs konusunda ABD’nin Türkiye’ye karşı takındığı tavırdır. Türk köyleri içinde denize çıkışa sahip tek köy olan Erenköy’e Ağustos 1964’te büyük bir kuvvetle saldırırlar. Türk jetleri Rum mevzilerini bombalar. Bombardıman sırasında uçaksavar ateşine maruz kalarak uçağı düşen ve paraşütle atlamak zorunda kalan Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel, Rum mevzilerine inmek durumunda kalır. Esir düşen yüzbaşımız işkenceyle şehit edilir. Erenköy ise kurtarılır.
1967’ye kadar nispeten sakin geçen ortam 1967’de Larnaka – Lefkoşe arasındaki Türk köylerine saldırıların başlamasıyla yeniden gerilir. Türkiye ve Yunanistan bir kere daha savaşın eşiğine gelirler. Türkiye’de başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturmaktadır. TSK’nın durumu yine müdahaleye elverişli değildir. Buna rağmen kıt kaynaklarla müdahale kararı alınır. Savaş gemileri Mersin’den yola çıkar. Son anda diplomatik kanallar devreye girer. Türkiye bir kez daha müdahale edemez. Ne var ki 1967 krizinin Türk Ordusu’na büyük bir faydası dokunur. TSK, hükümetin de imkan sağlamasıyla kısa sürede deniz aşırı bir askeri müdahale yapabilecek şekilde kendisini hazırlar. Yeni çıkartma gemileriyle, yeni helikopterlerle, yeni araç ve gereçlerle ordu teçhiz edilir. Bu kriz Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’a da bir şeyi kabul ettirmiştir. O da “Türkiye var oldukça Kıbrıs’ta Enosis’in (Kıbrıs ve Yunanistan’ın birleşmesinin) gerçekleşemeyeceğidir.” Makarios bu durumda fikrini değiştirir ve Yunanistan’ın bir parçası olan Kıbrıs yerine bağımsız ve Rumca konuşan ikinci bir devlet olan Kıbrıs’ın varlığının kısa vadede daha iyi olacağını, ENOSİS’in uzun vadede gerçekleşebileceğini savunmaya başlar. Ne var ki 1967 yılında Atina’da bir darbeyle iktidara gelen “Albaylar Cuntası”, Makarios’la ayını fikirde değildir. Bu fikir ayrılığı 7 yıl sonra üçüncü bir krizin fitilini ateşleyecektir.
[1][1] İsmail Tansu – Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu – 2001 – Kendi yayınları
[2][2] İstirdat: Geri alma, bir yeri kurtarma anlamına gelir. Kıbrıs özelinde Kıbrıs’ın yeniden Türkiye’ye katılması anlamına gelir. 1950’de Kıbrıs Sorunu ortaya çıkan ilk slogan “Kıbrıs Türktür, Türk kalacak” şeklindeydi. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulup 1963 olaylarıyla sorun yeniden başlayınca slogan “Ya Taksim, Ya Ölüm” şeklinde değişti.



